Profil de kenanKÜLTÜR VS SANATPhotosBlogListesPlus Outils Aide

Blog


12 novembre

YILMAZ ERDOĞAN KİMDİR


Yılmaz Erdoğan (d. 4 Kasım 1967, Hakkari) sinema ve tiyatro oyuncusu, yazar ve yönetmendir. Hakkari'de doğmuştur. Çocukluğu Ankara'da geçmiş, İstanbul'a göçmüş, kıvrak zekası sayesinde zamanı, mekanı ve ortamı iyi kullanmasını bilerek sanat alanında belirleyici bir tekel oluşturmayı başarmıştır. Lise eğitimini Ankara Aydınlıkevler Lisesinde tamamlamıştır ve bu mahallede büyümüştür. Bir Demet Tiyatro'daki kömürcü Feriştah karakterini buradaki bir kömürcüden aldığı söylentileri hakimdir.

Bir Demet Tiyatro adlı dizideki, Mükremin Çıtır isimli karakter ile tanınırlığı çok büyük ölçüde artmıştır aynı zamanda bu dizinin senaristliğini de yapmıştır. Daha sonra kendisinin de aralarında bulunduğu BKM oyuncuları ile birlikte çok başarılı tiyatro oyunlarına imza atmıştır; özellikle Demet Akbağ ile iyi bir ikili oluşturmuşlardır. Daha sonra hem yazıp oynadığı hem de yönettiği Vizontele isimli filmi çekmiştir. Bu film çok büyük bir gişe başarısı yakalayarak, Türkiye'de en çok seyredilen film ünvanını - bir dönem için - elinde tutmuştur. Filmin çok beğenilmesi üzerine Vizontele:Tuuba ismiyle ikicisi de çekilmiştir. Son olarak Organize İşler adında bir sinema filmi çekmiştir. Erdoğan'ın ayrıca, "Kayıp Kentin Yakışıklısı" ve "Anladım" adında iki şiir kitabı ile oyun ve deneme kitapları da bulunmaktadır.
Şeyh Said İsyanı'nı başlatan Şeyh Said'in torunu olan ve aynı zamanda Hatırla Sevgili dizisinde oynayan Defne rolüyle tanınan Belçim Bilgin Erdoğan'la evlidir.
2006 yazında Hürriyet gazetesi yoluyla yayımlatmış olduğu "Güvercin Kanadına Mektup" isimli yazı, Yılmaz Erdoğan'ın Türkiye'yi bölmeye çalışan dış destekli terör örgütü PKK ile Türk Ordusu'nu aynı kefeye koyması sebebiyle kimi yazarlarca eleştirilmiştir.
Yönetmenliği


Sinema
  • Organize İşler (2005)
  • Vizontele Tuuba (2004)
  • Vizontele (2001)
Tiyatro
  • Çok Güzel Hareketler Bunlar (2008)
  • Haybeden Gerçeküstü Aşk (2004)
  • Bana Bir Şeyhler Oluyor (2003)
  • Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü (2000)
  • Cebimde Kelimeler (2001)
  • Otogargara (2003)
  • Kanuni Sultan Süleyman ve Rambo (1992)
Oyunculuğu


Sinema
  • Organize İşler (2005)
  • Vizontele Tuuba (2004)
  • Vizontele (2001)
  • Siyabend-ü Xece (1991)
TV Dizisi
  • Bir Demet Tiyatro (2006)
  • Haşlama Taşlama (2000)
  • Yaseminname (1994)
  • Bir Demet Tiyatro (1993)
Tiyatro
  • Cok Guzel Hareketler Bunlar (2008)
  • Haybeden Gerçeküstü Aşk (2004)
  • Bana Bir Şeyler Oluyor (2003)
  • Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü (2000)
  • Cebimde Kelimeler (1995)
  • Otogargara (1995)
  • Umut Taksi (1993)
Yazarlığı


Sinema
  • Organize İşler (2005)
  • Vizontele Tuuba (2004)
  • Vizontele (2001)
TV Dizisi
  • Bir Demet Tiyatro (2006)
  • Ölümsüz Aşk (2003)
  • Haşlama Taşlama (2000)
  • Yaseminname (1994)
  • Bir Demet Tiyatro (1993)
  • Umut Taksi (1993)
  • Olacak o Kadar
Tiyatro
  • Haybeden Gerçeküstü Aşk (2004)
  • Bana Bir Şeyhler Oluyor (2003)
  • Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü (2000)
  • Cebimde Kelimeler (1995)
  • Otogargara (1995)
  • Kadınlık Bizde Kalsın
  • Gereği Düşünüldü
Yayımlanmış Kitapları
  • Feriştah'ın Fentezileri (Bir Demet Tiyatro Dizisi Diyalogları)
  • Cebimdeki Kelimeler (Oyun)
  • Otogargara (Oyun)
  • Hijyenik Aşklar (Kısa güldürü hikayeleri)
  • Anladım (Şiir)
  • Haybeden Gerçeküstü Konuşmalar (Diyaloglar - Sonradan Haybeden Gerçeküstü Aşk adıyla oyunlaştırılmıştır.)
  • Hüzünbaz Sevişmeler (Deneme)
  • Kadınlık Bizde Kalsın (Oyun)
  • Kayıp Kentin Yakışıklısı (Şiir)
  • Laz Bakkal ile Tombalak (Bir Demet Tiyatro Dizisi Diyalogları)
  • Bana Bir Şeyhler Oluyor (Oyun

Aşkımız

Aşkımız Aşkımız iki gözlüklünün öpüşme çabasıydı;
gözlükleri çıkarmak hiç aklımıza gelmedi.

Hiç düşündün mü belki
Belki, eline en yakışan takı benim elim.
Belki de en belli olacak yalan, benim söylediğim...
Belki sen ve belki ben...

Yoksulluk, kirden rengi tanınmayan
bir beyaz tutsaklık...
İnsan kendine iltica edebilir mi?

Ölü olarak ele geçiriliyor en sıcak insan sözleri..
Ve hüznüm bir kamu morgunda işe başladı.

 

Yılmaz Erdoğan

Bir Mevsimin Acı Gerçekleri

Bir Mevsimin Acı Gerçekleri


""Bir tek dileğim var mutlu ol yeter” sözünün
bir kamyon yükü
anlam taşıdığı günlerdi

Kaldırımlar toz ve kağıt topakları
Ankara’nın
Ankara’nın sonbahar yaprakları
ayvalar sarı
hüzünler olgun
yaz yorgunu gövdeler serili betonlarda

Ben yanımda çok acıklı
epey yol üstü sözler getirmiştim.
“Sanki terk edilmiş bir viraneyim
her yanım dağılmış yıkılmışım ben”

Okul önlük mevsimi
ve kaplanması kitapların
cumhuriyet gazetesiyle
bir ön beslenme çantası kompleksi
malum şu otlu peynir meselesi

Saçlarını süt mısırı örgü yapmış
bir al yüz koca göz görüyorum.
Sanki o tehlikeli yolun başındayım
Aşk’a geliyorum!
ama yanıma hep
köy zılgıtlı sözler almışım
arabesk kalıyorum
her kent soylu aşkın karşısında
“Bir kulunu çok sevdim” diyorum
“O beni hiç sevmiyor” diyorum
“Kalbimi ona verdim
artık geri vermiyor” diyorum.


 

Yılmaz Erdoğan


YAZLIK

Yazlık açılır içimin yaz gülmeleri
iyi yazılmış kötü okunan şiirler gibi
vazgeçilebilir bir öğlesonrası
tadından yenmiyorsa
tadı nasıl biliniyor
mademki yenmiyor bu
güneş suyuna siesta çorbası?

açılır içimin sayfiye yerleri
yaşasın sosyalizmir’in işsiz güçsüz öğlesonları!
havuz klorunda yıpranan gençliğim eyvah!
rica etsem sırtıma sürer misiniz
kaçırdığım fırsatları?
açılır yüzümün yazlık bahçesi
evet belki artık çok geç ama
herkes bilsin ki zamanında gençlerbirliği’nden
istediler
ama ben gitmedim!

 

Yılmaz Erdoğan

Yaşayabilme İhtimali

YaşayaŞAYAbilme İhtimali

Soğuk ve şehirlerarası otobüslerde vazgeçtim çocuk olmaktan
Ve beslenme çantamda otlu peynir kokusuydu babam...
Ben seninle bir gün Veyselkarani'de haşlama yeme ihtimalini sevdim.
İlkokulun silgi kokan, tebeşir lekeli yıllarında
Ankara'da karbonmonoksit sonbaharlar yaşanırdı o zaman
özlemeye başladım herkesi...
Ve bu hasret öyle uzun sürdü ki, adam gibi hasretleri özlemeye başladım sonra..
Bizim Kemalettin Tuğcu'larımız vardı...
Bir de camların buğusuna yazı yazma imkanı...
Yumurta kokan arkadaşlarla paylaşılan kahverengi sıralarda,
solculuk oynamaya başladık..
Ben doktor oluyordum sen hemşire, geri kalanlar kontrgerilla...
Kırmızı boyalarla umut ikliminde harfler yazılıyordu pütürlü duvarlara ve
Türk Dil Kurumu'na inat bir Türkçeyle...
Ağbilerimizden öğrendik, S harfinden orak çekiç figürleri türetmeyi..
Ankara'ya usul usul karbonmonoksit yağıyordu.
Ve kapalı mekanlarda sevişmeyi öneriyordu haber bültenleri.
Oysa Ankara'da hiç sevişmedim ben.
Disiplin kurulunda tartışılan aşkım olmadı benim..
Sınıfça gidilen pikniklerde kıçımıza batan platonik dikenleri saymazsak..
Ankara'ya usul usul kurşun yağıyordu..
Ve belli bir saatten sonra sokağa çıkmamayı öneriyordu haber bültenleri.
Oysa hiç kurşun yaram olmadı benim
Ve hiç bir mahkeme tutanağında geçmedi adım
Çatışmaların ortasında sevimli bir çocuk yüzüydüm sadece
Sana şiirler biriktiriyordum fen bilgisi defterimde, ama sen yoktun
Ben, senin beni sevebilme ihtimalini seviyordum, suni teneffüs saatlerinde
Okul servisi seni hep zamansız, amansızca bir lojman griliğine götürüyordu
Ben, senin benimle Tunalı Hilmi Caddesi'ne gelebilme ihtimalini seviyordum.

Ben, senin beni sevebilme ihtimalini seviyordum.

Yaz sıcağı toprağa çekiyor da tenimin çatlamaya hazır gevrekliğini
Sonra otobüs oluyordum, kırık yarık yolların çare bilmez sürgünü
Ne yana baksam dağ ve deniz sanıyordum
Muş ovasının yalancı maviliğini
Otobüs oluyordum bir süre
Yanımızdan geçen kara trenlerle yarışıyordum, yanağım otobüs camının garantisinde
Otobüs oluyordum
Bir ülkeden bir iç ülkeye
Çocukluğuma yaklaştıkça büyüyordum.
Zap suyunun sesini başına koyuyordum şarkılarımın listesinin
Korkuyordum
Sonra iniyordum otobüsten
Çarşıdan bizim eve giden, ömrümün en uzun,
ömrümün en kısa, ömrümün en çocuk,
ömrümün en ihtiyar yolunu koşuyordum.
Çünkü sonunda annem oluyordum, babam kokuyordum sonunda..
Soğuk ve şehirlerarası otobüslerde vazgeçtim çocuk olmaktan
Ve beslenme çantamda otlu peynir kokusuydu babam
Ben seninle bir gün Van'daki bir kahvaltı salonunda
Ben seninle sadece bilmek zorunda kalanların bildiği
bir yol üstü lokantasında
Ben seninle, Ağrı dağına mistik ve demli bir çay kıvamında bakan
Doğubeyazıt'ın herhangi bir toprak damında
Ben seninle herhangi bir insan elinin
terli coğrafyasında olma ihtimalini sevdim

Ben senin, beni sevebilme ihtimalini sevdim!

 

Yılmaz Erdoğan


KIZIM BERFİN,E

Kızım Berfin'e Berfinim,
içimin güler yüzü,
yaşanılası iklimim hoşgeldin...

(adımın çapraz yazılması kimin umrunda...
denize düşen yılana öykünür biraz da...)

bir aralık sızıverdin işte
ömrümüzün en gevrek zamanı...
çıt diyor kırılıyoruz,
öfke kadar saydamız o zamanlar
ve kırılgan
bıçak kadar!

kızım demeyi öğrettiğin için
o tanrısal kokun
ve gülüşündeki baban için

ki hala zillleri çalıp kaçmak istiyorduk
yarım yamalak aşk kırıntıları
tabakta bırakılmış,yazık atılacak bir sevda
haritası,
hatta el değmemiş delilikler istiyorduk...
çocuktuk daha
büyümeye direniyorduk,
iş toplantılarında lolipop zamanlar
düşlüyorduk

ama sızı verdin işte...
bir avuç yeşil gevrek rokaydık,
mayışmamıza bir limon yetecekti...
biz garsonu bekliyorduk,
sen çıkageldin...

hoşgeldin berfinim..
kızım kızgınlığım..
bilmiyorduk daha,
objektıflerin objektif olmadığını,
ikimize yeter sanıyorduk ikimizin toplamı,
meğer doyurmak zormuş içimizdeki hayvanı...

habersiz geldin,kusura bakma
ortalık biraz dağınıktı..
şimdi hemen toplarız sanıyorduk,
olmamıştık daha...

işin zor kızım
hem büyüyecek
hem bizi büyüteceksin..
baban mı var,derdin var kızım...

hoşgeldin kızım,
içimin güler yüzü,hoşgeldin...

 

Yılmaz Erdoğan

Yılmaz Erdoğan - Ankara /ŞİİRİ

Ankara'ya öyle yakışırdı ki kar
asfaltlar ışıldar buz tutardı resmi yalanlar.
kimse keman çalmaz belki ama
çok keman çalınsın balolarında
diye yapılmış
gri sisli binalar.
alnının ortasında
ciddi bir devlet asabiyeti.
çok kötü günlermiş gibi en genç zamanlar
bu zulüm bu sevda bitmezmiş sevmek
bir halkı sevmekse aşk o zaman sevmekmiş!
(biz bir şeyi delicesine severiz
ama tanrım neyi?)
kahve önü çatlak mozaik
bel kemiğine tehdit
kürsüler üstünde
çok sigara içen
öğrenciler
bir daha asla yaşayamayacağı
aşkları teğet geçerken
hep onu sevmeyenleri severek
hep onu sevenin gözlerinden
kalabalıklara kaçarak
karışarak toplumcu gerçekçi yalnızlıklara
yüksek rakımlarda çatlamış dudaklarını
bir izmirli güzele dayatmak varken
(hep kardeş olacak değiliz ya
yaşasın halkların sevgililîğî!)
soyut bir sevdaya
beşik kertilmiş olan
dağda çoban
şehirde şark çıbanı sayılan
fırat'ın büyük elleri
ararat'ın kız yelleri
cilo'nun derin nefesleri
hülasa kente hukuk mukuk okun
mümkünse o arada da memleketi kurtarmaya gelmiş
anadolu çocukları ankara' ya öyle yakışırdı ki kar
asfaltlar ışıldar
buz tutardı resmi yalanlar
(belki balkona kar seyretmeye çıkar diye
sevdiğimiz kızlar
çok dibimiz donmuştur ve çoğu zaman
bu kar mevzuu
kızlara yeterince ilginç gelmemiştir
hiçbir şey kapalı bir dükkan kadar
hüzünlü gelmez insana
ankara'da
yoksa bugün bir hayat
yaşanmayacakmı duygusu çöker bütün bozkıra.
Kimse keman çalmaz belki
Belki bu fiim hiçbir zaman
o kadar fiyakalı olmayacak ama
Hiçbir lahmacunda
o okul yolundaki üçüncü sınıf lokantadakinin
tadını vermeyecek bir daha
Çok daha iyilerini yedim sonra
bizzat Urfa'da hatta
Ama hiçbirinde
o kadar aç oturrnadım sofraya
ankara'ya
öyle yakışırdı ki kar
çok yabancı bir soluk duyulur bazı
bilinmez bir dilin ıslığından
anla ki sıkıldı bizim konsolosluktaki konuklar
öyle deme ankara'yı sevmeyene bir zulümdür
bu kadar insanın neden ankara'yı sevdiğini anlamadan
ankara'da yaşamak
yollarına hep sevdiğimiz insanların
adlarını vermediler ama biz her duvara
bilvesile onların adını yazarak yaşadık
kül ve betondan mürekkep
yaşadıkça yaşanılası gelen
o tuhaf bozkır kokusunda.
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar.
asfaltlar ışıldar.
bir günden bir sürü gün yapan
mesai saatlerinde hiçbir şey yapan
hiçbir şey alıp hiçbir şey sunan
rakıyı bol sulu içen
dokunmasın için deği!
çabuk bitmesin dîye devletimin tekel rakısı
hep kağıtlara bakarak
hep kağıtlardan bakarak
hem neşet ertaş' ı hem bülent ersoy' u
aynı anda sevmeyi başararak
karısının bayat ekmeklerden yaptığı tatlıyı
çok beğenmeyerek ama
yine de bu tasarrufunu takdir ederek
boynu hep kıdemli bir atkının içinde saklıyken
hep bir şeylere birilerine küsmüş gibi
yürüyen.
memurlar.
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar
asfaltlar ışıldar
buz tutardı resmi yalanlar.
biz şimdi kapalı birr kuruyemişçi
dükkanının -ki bütün plan kar altında
tuzsuz ay çekirdeği çitileyip
yanı sıra bafra içmektir-
kötü ışıklandırılmış vitrininden
umutsuzca içeri bakan
kimliği gereğinden fazla sorgulanmış
merhabadan çok çıkar ulan kimliğini denmiş
-yani sistem kendi verdiği kimliği
zırt pırt geri istemektedir-
doğduğu yer yüzünden
doğuştan kavgacı zannedilen ama
pek çoğu kavgadan nefret eden
kavgacı esmer cesur korkak
çoğu kürt çoğu türk çocuklardık.
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar
ha sonra belki ahmed arifin aklına
hiçbir şairin aklına gelmeyecek
-çünkü hiçkimse bir daha ankara' yı
O'nun kadar sevemeyecek -bir şiir islenir:
kar altındadır varoşlar
hasretimnazlıdır ankara.
ustam yine sen bilirsin ama
hangi aralıkta bir şair ölmüşse
işte oen netameli aydır bence.
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar.
asfaltlar ışıldar.
yalanlar.
şimdi ve sonra ne zaman ankara'ya kar yağsa
elim gönlüm çocukluğum buz tutar.





Şiir: Yılmaz Erdoğan

SANA BAKMAK

SANA BAKMAK

her şey yapılabilir
bir beyaz kağıtla
uçak örneğin uçurtma mesela
altına konulabilir
bir ayağı ötekinden kısa olduğu için
sallanan bir masanın
veya şiir yazılabilir
süresi ötekilerden kısa
bir ömür üzerine.

bir beyaz kağıda
her şey yazılabilir
senin dışında
güzelliğine benzetme bulmak zor
sen iyisi mi sana benzemeye çalışan
her şeyden
bir gülden bir ilk bir sonbahardan sor
belki tabiattadır çaresi
senin bir çiçeğe bu kadar benzemenin
ve benim
bilinci nasırlı bir bahçıvan çaresizliğim
anlarım bitkiden filan
ama anlatamam
toprağın güneşle konuşmasını
sana çok benzeyen bir çiçek yoluyla

sen bana ışık ver yeter
bende filiz çok
köklerim içimde gizlidir
gelen giden açan soran bere budak yok
bir şiir istersin
�içinde benzetmeler olan�
kusura bakma sevgilim
heybemde sana benzeyecek kadar
güzel bir şey yok

uzun bir yoldan gelen
tedariksiz katıksız bir yolcuyum
yaralı yarasız sevdalardan geçtim
koynumda bir beyaz kağıt boşluğu
her şeyi anlattım
olan olmayan acıtan sancıtan
bilsem ki sana varmak içindi
bütün mola sancıları
bütün stabilize arkadaşlıklar
daha hızlı koşardım
severadım gelirdim
gözlerinin mercan maviliğine

sana bakmak
suya bakmaktır
sana bakmak
bir mucizeyi anlamaktır

sağa sola bakmadan yürüdüğüm yollar tanıktır
aşk sorgusunda şahanem
yalnız kelepçeler sanıktır
ne yazsam olmuyor
çünkü bilenler hatırlar
hem yapılmış hem yapma çiçek satanlar
bahçıvanlar değil tüccarlardır
sen öyle göz
sen öyle toprak ve güneş ortaklığı
sen teninde cennet kayganlığı iken
sana şiir yazmak ahmaklıktır

bir tek söz kalır
dişlerimin arasından
ben sana gülüm derim
gülün ömrü uzamaya başlar

verdiğim bütün sözler
sende kalsın isterim
ben sana gülüm derim
gül sana benzediği için ölümsüz
yazdığım bütün şiirler
sana başlayan bir kitap için önsöz

sana bakmak
bir beyaz kağıda bakmaktır
her şey olmaya hazır
sana bakmak
suya bakmaktır
gördüğün suretten utanmak
sana bakmak
bütün rastlantıları reddedip
bir mucizeyi anlamaktır
sana bakmak
allah�a inanmaktır

YILMAZ ERDOĞAN

YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM BİR ŞEY VAR

 YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM BİR ŞEY VAR

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına
İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiçbir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana.

ATAOL BEHRAMOĞLU

Ben Basralı Ömer

IRAK savaşında babası ve annesi ölen ve ayakları kopan bir çocuğun IRAK savaşını yöneten Tommy FRANKS'a yazdığı şiir.

Merhamet Hür Dünyaya Bu Kadar Mı IRAK ' tı

Ben Basralı Ömer,
Belki haberin yoktur diye yazıyorum Mr. Franks.
Önce demokrasi yağdı göklerimizden,
Sonra özgürlük geçti üstümüzden
Palet palet.

Ve insan hakları
Namlularından
Yüzü maskeli adamların
Saniyede bilmem kaç adet.

Demokrasi bizim eve de isabet etti
Bir gün sonra anladım koptuğunu ayaklarımın.
Tam onsekiz adet
insan hakları saymışlar
Vücudunda babamın.

Annem yoktu zaten
Ben doğarken
ilaç yokluğundan ölmüş
Ambargo falan dediler ya
Anlamadım çocukluk aklı işte
Oluşmadan sökülmüş.

Sizde de barış böyle midir Mr. Franks?
insan hakları çocukları yetim
Ve ayaksız bırakır mı orda da?
Düşer mi ayın kan gölüne aksi
Güpegündüz düşer mi Pazar yerine demokrasi?

Zenginlik
insanları korkudan uykusuz bırakır
Kuşlar gökyüzünü terk eder mi orda da?
Babamla mırıldandığım son dua dilimde
Ayaklarımın hastanede
Ve giymeye kıyamadığım pabuçlar
Kaldı elimde.

Çocukların var mı Mr. Franks?
Al, oğluna götür onları
Bari işe yarasın
Kim bilir belki baktıkça
Bazen beni hatırlasın.

Bu nasıl demokrasi Mr. Franks?
Düştüğü yeri yaktı
Merhamet hür Dünyaya
Bu kadar mı IRAK ' tı?

Sen Dostumsun Benim

Sen Dostumsun Benim Sen dostumsun benim;
Gülünce güller açan, o güzel gözlerinde
Bir bakışın dağları devirecek kadar
Her kelimende etrafa umut saçan
Kulaklarımda dinmeyen bir çığlıksın sen.

Sen dostumsun;
Kimi zaman hayal kırıklığına uğrasak ta
Belki saatler,
Belki geceler,
Belki de günlerce hayal kurardık
Gerçi gülistan olmadı ya hayat
Unutma dostumsun!

Sen dostumsun benim;
Gülünce güneşler açan
Bulutlara, rüzgarlara asarım her gece suretini
Her gece dağlar kadar kafamda
Belki mektuplar yazarım
Unutma dostumsun benim.

Nerede isen, orada ölmek isterim...

Sen dostumsun, dostum
Gülünce etrafa ışık saçan
Biliyor musun?
Kent bu gece insanı ürperten sessizlikte
O sessizlikten sanki birileri
Evet birileri çığlık çığlığa bağırıyor.

Ve bana neler hatırlatıyor biliyor musun?
Belki sende hissediyorsundur.
O ilk aşklarımızı anışımızı,
O güzel çocukça başına buyrukluğumuzu
Ve... Ve nice ayrılıklar, nice özlemler.

Özlemler evet özlemler
Bazen içinde boğulduğumuz
Belki sırılsıklam olduğumuz özlemler!

Ve sen dostum,
Hayatımda her saniye ve her dakikasında varsın
Yağan yağmurun gerçekliği gibi.
Senden ayrı her saatimde,
Sana olan özlemim,
Yüreğimin dostluk nehirlerine dolacak.

Unutma sen benim dostumsun.
Gülünce o yeşil gözlerinde
Güneşler açan,
Seher vakti sessizliğinde
Cennetle müjdelenmiş kuşların neşesi gibisin.

Unutma!

Neredeysen orada ölmek isterim!

 

Nuriye Güler